sosyomat.com

  1. sosyomat hesabınızla giriş yapın.
  2. üye ol
  3. parolamı unuttum
  4. giriş

Herkesin düşüncelerini paylaşabileceği bir topluluk burası.
Öncelikle topluluğumuza hoşgeldiniz.
Buraya üye olan tüm arkadaşlar her türlü düşüncelerini  (devamı)

bu topluluğa katıl

(üyelik herkese açık)

Düşünce panosu rss kaynağı

Düşünceni Değersiz Kılma Değersiz Şeyler Düşünme..

AFORİZMALAR - OSCAR WİLDE

"ikinci bir aşk bulmadan, birinciyi unutamazsınız”

"iyilikseverlik sayısız günaha yol açar."

"Romantik aşk zenginlerin ayrıcalığıdır, işsiz olanların değil. Fakirler, sıradan ve pratik zekâlı olmalıdır."

"hayatlarında sadece tek bir defa seven insanlar gerçekten yüzeyseldir. Kanımca, bağlılık ve sadakat diye adlandırdıkları şey, bir uyuşukluk alışkanlığından ya da hayal gücü kıtlığından ibaret."

"Erkekler hep bir kadının ilk aşkı olmak istiyorlar. Onların beceriksiz kibirleri buradadır. Kadınların yaklaşımı daha sağlıklıdır. Onlar bir adamın son aşkı olmayı seviyorlar."

"Koşullar hayatın bize indirdiği kırbaç darbeleridir. Bazılarımız bu darbeleri fildişi beyazlığındaki çıplak omuzlarında hissetmek zorunda kalırken, diğerlerine paltolarını giyme izni veriliyor -işte tek fark bu."

“İnsanlar hatalarına tecrübe derler.”

"kadınları asla anlamaya çalışmamalıyız. Kadınlar imgelerdir, erkekler ise problem. Eğer bir kadının gerçekten ne demek istediğini öğrenmeyi arzuluyorsanız -ki bu bizim için daima risklidir- ona bakın onu dinlemeyin."

"kendini sevmek, aşk tutkusuyla dolu bir yaşamın başlangıcıdır."

"Yaşlılar her şeye inanırlar. Orta yaşlı insanlar her şeyden şüphe duyarlar. Gençler ise her şeyi bilirler."

"Güzellik bir tür dehadır -aslında dehanın da üzerindedir, çünkü anlatılmaya ihtiyacı yoktur-. Bu, dünyanın, güneş ışığı, ilkbahar ayları ya da ay dediğimiz bu gümüş renkli kabuğunun koyu renkli suda yansıması gibi dünyanın yadsınamaz olgularından biridir. Onu sorgulamak imkânsızdır. İlahi bir hukuk onu egemen kılıyor."

"Kötülüklerin en büyüğü sığlıktır"

"Hırs, başarısızlığın son sığınağıdır."

"Çalışmak içen sınıfların lanetidir."

"Ara sıra gereğinden biraz fazla iyi giyinmiş olmayı affettirmenin tek yolu, her zaman aşırı derecede kültürlü olmaktır."

"Azıcık olasılık dışı olmak her zaman gereklidir."

"Ruh ve beden arasında bir farklılık görenler, bunların ikisine de sahip değildir."

"Çoğu kez, bir yankı, yinelediği sesten daha güzeldir."

"Erdem genelde mükemmellikten uzak bir olgudur, tıpkı kötü huyun bir zekâ göstergesi olması gibi."

.

"Kitle halindeki insanlık, önyargılara boğulmuş, erdem diye adlandırdığı şey tarafından kemirilmiş, püriten, poz yapan bir canavardır. oysa hayatın sanatı, meydan okuma sanatıdır. Meydan okumak - kabullenerek yaşamaktan vazgeçip, bunun için yaşamalıyız."

"Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyorlar fakat hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar"

"Hayat, hakkında ciddi konuşulmayacak kadar çok önemli bir şeydir."

"Unutmaktan daha güzel bir şey yoktur -tabii ki unutulmuş olmak hariç."

"Büyük çağın dramı yaşlı olmak değil, genç olmaktır."

"Arkadaşlarımı sağlıklı göründükleri için, ahbaplarımı iyi karakterli oldukları için, düşmanlarımı ise akıllarını iyi kullandıkları için seçerim."

"Bir kitabın ahlak kurallarına aykırı olduğunu ya da olmadığını söylemenin bir anlamı yok. Bir kitap iyi ya da kötü yazılmıştır; hepsi bu."

"Güzel şeylerde güzel anlamlar bulanlar iyi eğitimli kimselerdir. onlar için umut vardır."

"Hiçbir sanatçının ahlaksal başlılığı yoktur. Ahlaksal bir bağlılığa sahip olmak, affedilmez bir tarzı aşırı ölçüde kullanmaktır."

"Yalnızca entelektüel bakımdan kaybolmuş kimseler tartışmaya katlanır."

"bazen güzelliğin sadece yüzeysel olduğu söylenir. Bu, kuvvetli bir olasılıktır. Fakat güzelliğin düşünceden daha az yüzeysel olduğu da kuşku götürmez."

"Bir adam son derece aptalca bir şey yaptığı zaman, bunu daima çok asil bir amaç için yapıyordur."

"Ben, dünyada baştan aşağıya tanımak isteyeceğim tek kişiyim; fakat bu şimdilik benim için mümkün değil."

"İyi niyetli insanlar asla işin içinden çıkamazlar. Onlar, tıpkı dindar olduklarını göstermek için çok kötü giyinen kadınlar gibidir. iyi niyet dilbilgisi kurallarına daima aykırıdır."

"Erdem ve kötü huy, sanatçının sanatının malzemesidir."

"Sevdiklerimize karşı haksızlık yapmamak güçtür."

"Kibir en büyük erdemlerden biridir. Buna rağmen, çok az sayıda insan onu aradığını ve hedef olarak seçtiğini itiraf eder. Birçok erkek ya da kadın mutluluğu kibirde bulmuştur. yine de, insanların çoğu, alçakgönüllülük arayışı içinde dört ayak üzerinde sürünürler."

"İhtiyatlılık kadar, kişilik için ölümcül hiçbir şey yoktur."

"modern ahlak anlayışı çağın normlarını kabul etmemizi istiyor. Kanımca, kültürlü bir insanın çağın normlarını kabul edebilmesi, ahlaksızlığın en büyüğüdür."

"günah insanların yüzüne kazınır. Onu saklamak imkansızdır. İnsanlar bazen gizli olan kötü huylarından söz ediyorlar. Fakat bunların varlığı söz konusu değildir. Eğer fakir bir bahtsızın kötü bir huyu varsa, bu, onun ağzının çizgilerinden, gözkapaklarının kıvrımından, ellerinin biçiminden okunur."

"Azizler ve günahkârlar arasındaki tek fark, tüm azizlerin bir geçmişe, tüm günahkârların ise bir geleceğe sahip olmasıdır."

"Günümüzde iyi eğitimli olmak büyük bir handikaptır. Bu size birçok kapıyı kapatır."

"Boyalı yüz ve saçları kötülemeyin. Olağanüstü bir cazibeleri vardır -bazen."

"Bence, güzellik harikaların harikasıdır. Görünümlere göre yargıda bulunmayı reddetmek için adam akıllı yüzeysel olmak gerekir. Dünya’nın gerçek gizemi, görünmeyen değil görünendir."

"Aptal ve çirkin insanlar bu dünyada en kısmetli kimselerdir. Rahatça oturabilir ve önlerinde oynanan tiyatroyu ağızları bir karış açık izleyebilirler. Zafer hakkında hiçbir şey bilmeseler bile, en azından bozgunu tanımaktan yoksundurlar."

"Hayatı ve edebiyatı ne kadar çok öğrenirsek, muhteşem olan her şeyin arkasında bireyin bulunduğunu daha çok hissederiz. Ve insanın insan yapan çağ değildir, fakat çağı yaratan insandır."

"Bir şeylere inanmak söz konusuysa, inanılmaz bir şey olması koşuluyla herhangi bir şeye inanabilirim."

"Yoğun bir bilgi içeren konuşmalar ya cahil birisinin yapmacıklığıdır, ya da zihinsel bakımdan yapacak bir işi olmayan bir adamın uğraşıdır."

"Kadınlar, tüm aşk hikâyelerini sonsuza dek sürdürmeye çabalayarak onları ziyan ederler."

"Kadın anlaşılmak için değil, sevilmek için yaratılmıştır"

"Hiç bir yaşam teorisi yaşamın kendisinden önemli değildir."

"Kadınlar şanslarını dener, erkekler riski göze alır."

"Kesinlikle doğru olduğu düşünülen şeyler hiçbir zaman doğru değildir."

"Kesinlikle hiç bir şey yapmamak dünyanın en zor ve entelektüel şeyidir."

"Hepimiz aynı çöplüğün içindeyiz, ama bazılarımız yıldızlara bakıyor"

"Evlilik hayal gücünün zekâya karşı zaferidir. İkinci evlilik ise umudun tecrübeye karşı zaferidir."

"Kadınlar bizi kusurlarımızdan ötürü severler. Eğer bizde bu kusurlardan yeterince varsa bizim her şeyimizi bağışlarlar -büyük zekâmızı bile."

''Kadınların en büyük trajedisi, tüm kadınların annelerine benzemeleridir; erkeklerin en büyük trajedisi ise annelerine benzememeleridir.''

"Çok nükteli bir Fransız’ın dediği gibi, kadınlar sanat şaheserleri yaratmamız için bize ilham verirler ve her zaman onları bitirmemize engel olurlar."

"İlgimizi çekmeyen insanlara karşı daima kibar olma becerimiz vardır."

"Tarih okumuş herhangi birinin gözünde itaatsizlik, insana özgü bir erdemdir. İlerleme itaatsizlik sayesinde, itaatsizlik ve isyan sayesinde gerçekleştirilir."

"Bütün hükümet modelleri yanlıştır. Hepsi yetersizdir, çünkü insanın doğal ortamını değiştirmeye çalışırlar; ahlakdışıdırlar, çünkü bireye müdahale ederek en saldırgan egoizm formlarını üretirler; cahildirler, çünkü eğitimi yaymaya çalışırlar; öz-yıkımcıdırlar, çünkü anarşi doğururlar."

"Sosyal demokrasi halkın halk tarafından halk için zorlanmasıdır."

"Beden üzerinde zorbalık uygulayan despotluk vardır. Ruh üzerinde zorbalık uygulayan despotluk vardır. Hem beden hem de ruh üzerinde zorbalık uygulayan despotluk vardır. Birincisine hükümdar denir, ikincisine papa denir, üçüncüsüne halk denir."

"Bir kadın ne kadar uzun zaman kızından on yaş kadar genç görünüyorsa o kadar mutludur."

“Bir kadın, eski kocasından nefret ettiği için yeniden evlenir; bir erkekse eski karısına tapındığı için. Çünkü kadınlar şanslarını denerler, erkekler şanslarını tehlikeye atarlar."

"İnsan kaç hayat yaşarsa, o kadar ölümle ölür."

“Dost önden bıçaklar”

"Hayatları boyunca sadece bir kez seven insanlar geri zekâlıdır. Onlara sorarsanız bunu sadakatleri ve doğrulukları ile izah ederler. Bana kalırsa, tembellikleri ve hayal gücü yoksunluklarındandır."

"Sadece aptalların ciddiye alındığı bir dünyada yasıyoruz. o halde “beni anlamıyorlar” diye üzülmek niye?"

"Yaslılar her şeye inanırlar..

Orta yaslılar her şeyden kuşkulanırlar.

Gençler de her şeyi bilirler."

"Erkek yorulduğunda kadın ise merakından evlenir, sonunda her ikisi de düş kırıklığına uğrar."

"düsen bir çığda, hiçbir kar tanesi, kendisini olup bitenden sorumlu tutmaz."

"Evlilik, üstünde bütün kadınların anlaştığı bütün erkeklerin de anlaşamadığı bir konudur."

''Evli bir erkeğin mutluluğu, evlenmediği kadınlara bağlıdır''

"Düşmanlarınızı her daim sevin. Hiçbir şey canlarını bunun kadar sıkamaz."

"Ne kadar çok kişi benimle aynı fikirdeyse, o kadar çok yanıldığımı düşünürüm"

"Ürememize yarayan organlar o kadar çirkindir ki, yüz güzelliği ve aşk olmasa insan neslinin devamı tehlikeye düşerdi"

Not:

hamzatov   23 Ocak 2009 20:51  

GAZZE HALKIYLA DAYANIŞMA MİTİNGİ
Ankara Filistin Dayanışma Platformu olarak insanlık onurunu yüreklerinde taşıyan erdemli, duyarlı, insaf sahibi bütün halkımızı bu insanlık dışı vahşete sessiz kalmamaya çağırıyoruz. 03.01.2009 Cumartesi günü saat 12.00''de Kocatepe Camiinde gıyabi cenaze namazı kılmaya ve ardından da saat 13.00''de Abdi İpekçi Parkında Yazar Abdurrahman Dilipak''ın da konuşmacı olarak katılacağı

GAZZE HALKIYLA DAYANIŞMA MİTİNGİ'' NE davet ediyoruz.

http://www.mazlumder.org/haber_detay.asp?haberID=3828

hamzatov   01 Ocak 2009 17:40  

DÜŞÜNCE ve İNSAN

İnsanın insanlaşma öyküsü, Humonoid dediğimiz insanımsı yaratıkların, bundan otuz milyon yıl kadar önce dik yürümeye başlamaları ve serbest kalan ellerinin ne işe yarayabileceğini düşünmeleri ile başlar. İşte bu düşünebilme ayrıcalığından dolayı, aynı gezegeni paylaştığı diğer canlılardan çok farklı bir evrim geçirmiştir insan. Bu evrimin ileri aşamalarında, düşüncenin kendisini incelemeye başlaması ile insan, evrendeki mevcudiyetinin anlamını ve nedenini fark edebilmiş ve bu yolda edindiği bilgiler ona, kendi kozmik geleceğini belirleyebilme hakkını ve imkanını tanımıştır. Bireysel düzeyde ise insan, kendi düşüncelerini objektif biçimde irdeleyip kontrol ederek, bir anlamda yönlendirerek kendi yaşam koşullarının ve geleceğinin belirlenmesinde daima birinci derecede etkili rol oynayabilmiştir.

İnsanın, çoğu zaman da yeterince önem vermeden, alışkanlık üzere yerine getirdiği bu önemli faaliyet, çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Günümüzde en çok kabul gören tarifi ile Düşünme, bir sonuca varmak amacıyla bilgileri, kavramları incelemek, karşılaştırmak ve aralarındaki ilgilerden yararlanarak başka düşünceler üretmek işlemidir. Bu işlem sonunda, tipik olmayan bir durumun hemen kavranmasına “Zekâ” diyoruz. Eğer zihin belli problemleri tasarlar, onları kavramlarla anlatır ve bunlar arasında ilişkiler kurarsa, düşünmenin bu şekli “Akıl” olarak tarif edilmekte. Herhangi bir mantıksal yöntem kullanılmadan ruhsal algılama yoluyla yapılan düşünmeye bir başka deyişle zekâ ve içgüdünün beraberce düşünme aracı olarak kullanımına “Sezgi” diyoruz. Eğer düşünme, hiçbir kayıt ve koşula bağlı kalmadan oluşursa ortada sadece bir “Hayâl” vardır. Bu işlemlerin neticesinde ortaya çıkan zihinsel ürüne de “Düşünce” diyoruz.

Bu tarifler konuya açıklık getirmek ümidi ile yapılmış olmasına rağmen, düşüncenin sahibi ile düşünce arasındaki ilişkiye ışık tutmuş değil. “Gerçekte vâr olan, düşünülen nesne mi, yoksa onun düşüncesi mi?” gibi sorular halâ cevapsız. İnsan düşüncesini “İçe dönük bir konuşma sanatı” olarak tanımlayan Platon için asıl gerçek, Düşünceler (İdealar) Evrenidir. Bizim beş duyumuzla algıladığımız dünya ise sadece bunun bir yansımasından ibarettir. Aristo’ya göre ise durum tam tersine; düşünce maddenin zihindeki algılanış biçiminden başka bir şey değil. Görüyoruz ki insanlık eski Yunandan bu yana, böyle İdealist ve Materyalist izahlar arasında gezinip durmuş, düşüncenin tanımı çeşitli düşünce sistemleri arasında daima belirleyici bir sınır taşı olmuş, çağlar boyu.

1600’lü yıllarda Dekart, önce düşünen insanı kendi varlığından bile şüphe ettirdi. Böylece onu düşünmeye zorladı. Sonunda “Düşünüyorum öyleyse varım!” dediğinde, insana kendi gerçekliğini, akıl yoluyla ispat etmenin ötesinde, insan düşüncesinin çağlar boyu süren esaretine de son vermiş bulunuyordu. Burada iki husus çok önemli : Birincisi, insanın yanılma kaygı ve korkusunu temsil eden Kartezyen Şüphe ile düşünsel seviyede o korkunun üzerine gidilmesi ve yanılma korkusu yenildiğinde düşüncenin ve neticede insanın özgür kılınması. Diğeri ise, insanın düşünen bir nesne olarak tanımlanmasının doğal neticesi olarak, yaşamın fiziksel ve metafiziksel boyutlarının kaçınılmaz kabûlü. Bu iki husus Dekart’a hür düşünce tarihi içersinde ayrıcalıklı bir yer sağlamıştır.

Sonra ki yıllarda Anglosakson deneyci öğretisi, Johne Locke, David Hume, Stuart Mill gibi temsilcileri ile insan zihnini, doğuşta (tabula rasa) “boş bir levha”ya benzeterek, düşünceleri, beş duyu ile algılanan dünya izlenimlerinin, solgun birer kopyaları olarak tarif etmişti. Oysa 1700’lerde Kant “Düşünce deneyimi aşar; öyle olunca da akıl, düşünce yoluyla sonsuzluğa açılır” diyerek Dekart’ın insana sağladığı düşünce özgürlüğünün sınırlarını ilahi sonsuzluğa kadar genişletiverdi.

Klasik felsefe, insan düşüncesinin kaynakları üzerinde yeterince durmuştur. Fakat felsefe için, insanın zihinsel faaliyetini yürüttüğü organı olan beyin ve “düşüncenin mekanizması” konuları şimdiye kadar hep ikincil bir ilgi odağı olmuştur. Klasik felsefe alanına giren çalışmalar içerisinde madde ve düşünce ilişkisine getirilen izahlardan en önde geleni, Leibniz’in düşünceye yaklaşımıdır. Leibniz insanın, maddesi ile şuurunun birbirlerinden ayrı düşünülemeyeceğini, yani bölünemezliğini düşüncesine dayanak noktası alarak, materyalist açıklamaları çürütmektedir. Maddenin kendi içersinde bölünebilirliği gibi bir özelliğin beyin ve zihin arasında ki ilişkide olmadığını fark etmekte Leibniz. Beynin ve zihnin bölünmez bir bütün olduğu görüşü materyalist düşünce sahipleri tarafından aksi ispat edilemeyen bir sav olmuştur.

Günümüzde, yanlarına gelişen tıp teknolojisinin desteğini de alan Nöroloji uzmanları özellikle sar’a tedavisi konusunda incelemelerden elde edilen verilere dayanarak, düşüncenin yalnızca maddesel bir etkinlik olduğunu ve kaynağının da insan beyninde oluşan elektro-kimyasal faaliyetler olduğu şüphesine yer vermekteler. Bu görüşe göre, düşünce beynin maddesel bir ürünüdür. Eski materyalist iddialar bu kez teknolojik verileri de yanlarına alarak tekrar karşımıza çıkmakta sanki. Teknolojik verilerden yola çıkılarak böyle bir noktaya varılabilmiş olması ilk bakışta oldukça rahatsız edici. Ama yine aynı araştırmalar bize gösteriyor ki, aynı zamanda düşünce de, içinde oluştuğu maddeyi, yani beyni, büyük ölçüde etkilemektedir. Bir başka deyişle, beyin zihni oluştururken aynı anda zihinsel faaliyetler de interaktif bir biçimde beyne etki etmekte ve dolaylı olarak vücudu ve hatta devamında kişinin çevresel şartlarını da büyük ölçüde etkilemektedirler. Tam bir Yumurta/Tavuk ikilemi. Ve bizim, düşünce ve madde, zihin ve beyin, ruh ve beden gibi Dualist tanımlarla yola çıktığımız sürece, insan düşüncesini anlama yolunda çok da mesafe kat edemeyeceğimiz meydanda.

Bu noktada, insanın kendi düşüncesinin oluşum sürecinin hangi aşamasında kontrolü elinde tuttuğunu bir başka deyişle kendi düşüncesi üzerinde nasıl hakimiyet kurabileceğini izah edebilecek ölçüde değinmek gereklidir. Bunu yapabilirsek, Leibniz’in insan beyni ve düşüncesinin birbirinden ayrı mütalaa edilemezliği konusundaki iddiasının, materyalist görüşe göre üstünlüğünün halen devam ettiğini kanıtlamış oluruz.

Beynin muhtelif bölümlerinin farklı ihtiyaçlara cevap vermekte ihtisaslaştığını hepimiz biliriz. Görme, duyma, koku alma, konuşma gibi farklı işlevler, farklı merkezlerde yerine getirilir. Düşünmeden yapılan hareketler beynin, daha iç kısımlarından yönetilirken daha önceki kayıtlarda bir benzeri olmayan ve belirli bir muhakeme veya yaratıcılık gerektiren yeni durumlar, beynin Serebral Korteks dediğimiz çok miktarda kıvrımlarla dolu tahminen 2 mm kalınlığında ki en dış kabuğunda işleme tabi tutulur. İşte bu “Serebral Korteks”dir, insanı gorilden ayıran, ona kompleks, yapısal düşünme imkanını sağlayan.

William Calwin tarafından yapılan deneysel araştırmalara göre : insan zihninde çok sayıda farklı düşünce, korteks üzerinde sürekli, bilinç seviyesine çıkma yarışı verirken bir yandan da sürekli kendi kopyalarını üretmektedir. Varlığını idame ettirebilmek için basit sınama yanılma yöntemleriyle verilen bir yaşam savaşıdır bu. Bu düşüncelerin hangisinin belli bir anda şuurlu olarak algılanacağı tıpkı, Darvin’in, canlı türlerinin evrimini açıkladığı, En Uygunun Tabii Seçimi Kanununa benzer şartlara bağlıdır. Araştırma sonuçlarına göre, bu seçimin neticesinde en önemli etken, bu andan hemen önceki saniyelerde düşüncelerimizin durumudur. Beynin diğer noktalarından gelen sinyaller, beyindeki muhtelif kimyasal salgıların seviyeleri gibi diğer değişkenlerle beraber ama en yüksek oranda insanın genel düşünce yapısı, o noktada hangi düşüncenin bilinç seviyesine çıkarılacağı kararında etkili olmaktadır.

Çift yönlü etkileşim içersinde olduğu görülen beynin ve zihnin aralarındaki birliği izah etmek için her ikisinin de ayrılmaz bir bütün teşkil etmekte olduklarının kabulü gerekiyor kanımca.

İdealist ve materyalist düşünce şekillerini bir kenara bırakıp, düşüncenin mekanizması konusundaki bu araştırma ve kendi edindiğimiz tecrübelerin ışığında, Kant’ın söylediği gibi, aklımızı düşünce yoluyla deneysel bilimin sınırlarının ötesine açmamız gerekiyor bu noktada.

Yukarda kısaca özetlemeye çalıştığım düşüncenin oluşum süreci dikkatle izlendiğinde görülür ki sevgi, saygı gibi pozitif duygular, farkına varılmadan verilen bu kararların evrenin yaradılışı ve devam etmekte olan oluşum süreci ile uyumlu yönde ortaya çıkmasını sağlarken; kin, korku, kıskançlık gibi duyguların bulunduğu şartlar evrensel akışa ters düşen düşüncelerin oluşumu ihtimalini güçlendirmektedirler. Bu etkileşim zincirini insan hayatı gibi uzun süreçlerde incelediğimizde, insanın yapmış olduğu düşünce seçimlerinin tümünün yanlış veya tümünün doğru olamayacağı aşikardır. Ama hepimiz zaman zaman yaptığımız içsel hesaplaşmalarda, bu ince ayarlarla uzun vadede ne kazanıp, ne kazanmadığımızı veya ne kaybettiğimizi belirlemeye çalışırız. Düşünmemek, yani bu oyunu oynamamak, sadece kazanmamak değil uzun vadede kaybetmektir. Bir insan sadece kazandıklarını kaybedebileceğine göre, insanın hayatta kaybedebileceği bir şey olmaması bir marifet değil, o güne kadar herhangi bir şey kazanmadığının en büyük delilidir.

Düşüncenin düşünceyi nasıl etkilediğinin farkına varan insan için düşüncenin, hareketleri, karakteri, çevresel koşulları, vücut sağlığımızı, hayattaki amaç ve başarılarımızı, ve nihayette iç huzurumuzu ne denli etkileyebileceğini tahmin etmek hiç de zor değildir.

Bir insan gerçekte kendi kendisini düşündüğü gibidir, karakteri de düşüncelerinin toplamıdır. Düşüncelerinin hakimi olarak insan, karakterini şekillendirir, çevresel koşullarını oluşturur ve bir anlamda yazgısının yazar. Başarısızlıkları ile yüz yüze kaldığı anda ve en güçsüz göründüğü noktada dahi insan, gemisini karaya oturtan bilinçsiz bir kaptandan başka biri değildir. Gemisini tekrar yüzdürebilmesi, ilk önce düşünsel seviyede mümkündür. Önce düşüncelerindeki yanlışı bulur ve onları yaşam yasasına uygun hale getirirse gemisinin yani kendisinin sahip olduğu enerjiyi doğru yönde kullanarak saplandığı yerden kurtaran tecrübeli ve akıllı kaptan haline gelir.

Düşünce, insanın söylemek veya yapmak istediği şeylerin zihinsel bir provasıdır. Bu prova yapılırken var olan hürriyeti, kontrollü ve nihai amaca faydalı bir biçimde kullanan ve düşünce kontrolünü hiç elden bırakmayan insan, çevresel şartlarındaki ani değişikliğin derhal farkına varacaktır. Doğru düşüncelerin kötü ortamlar yarattığı hiç vaki değildir, ama insanlar genelde düşüncelerinden değil de ortamlarından şikayet ederler. Oysa şikayet ettikleri ortamı değiştirmek için yapmaları gerekli tek şey düşünüş tarzlarını değiştirmektir.

Bedensel sağlığımızla zihinsel dünyamız arasındaki doğru orantı ne kadar vurgulansa azdır. Hasta düşünceler sonunda hasta bedenler üretirler. Biliriz ki hastalık korkusu hastalığa en büyük davettir. Hastalıklar kendilerinden korkanlardan değil kendilerinden akılcı yöntemlerle korunanlara bulaşmaz. Buna mukabil kötü moral daima sonunda bedene yansır.

Kötü, zararlı duygu ve düşünceler çimlerin üzerine düşen ayrık otu gibidir. Ayrık otu ile savaşırken harcadığımız enerjinin çok küçük bir kısmını harcayarak, düşünce bahçemizi sağlıklı ve temiz tutabiliriz. Bu tür ayrık otlarının düşünce bahçemize düşmesine mani olmazsak veya düşse bile derhal yok edilmesi için çaba harcamazsak çok kısa bir zaman sonra düşünce bahçemiz kötü düşüncelerin istilasına uğrayacaktır. Biliyoruz ki ayrık otları çok uzun süre su görmeseler dahi ölmezler. Temiz ve bakımlı bir bahçede gezinmenin mutluğuna iç huzuru diyoruz. Ayağımıza dikenler batmadan, taşlara takılmadan zihin bahçemizde yapacağımız gezintinin sağlayacağı mutluluk, günlük yaşantımıza verimlilik ve çevreye faydalı olmak şeklinde derhal hareketlerimize yansıyacaktır.

Denilebilir ki insanın düşünceleri hareketlerinde kristalize olur ve bu kristaller o insanın kendi yaşam koşullarında kalıcı şekiller halinde kendini gösterir.

Amaçsızlık aslında kötü amaca giden yolun başlangıcıdır. Belirgin hedefler koymak ve onlara ulaşmak için zihinsel ve bedensel topyekün bir kalkışma içersine girmek, hayatımızda başarıya giden en kısa yolu bulmak şeklinde tezahür eder.

Düşünmeyenler, yaşam yasasının varlığını hissedemeyenler, olayları sebepleri ile beraber değil de yalnızca neticeleri ile algılayabilenler, “şans”, “kısmet” gibi kavramlara inanırlar. Hayatta iyi noktalarda bulunan insanlara bakarak, “ne kadar şanslı insan”, “ne kadar kısmetli insan ” diye düşünürler. Bu insanların şu an bulundukları o nokta ile önce düşüncelerinde buluştuklarını ve sonra hedefe ulaşmak için nasıl özveri ile çalıştıklarını ve gelinen noktanın sadece o insanın düşüncelerinin gerçekleşmesi olduğunu bilmezler ve olayı sadece şans ile açıklarlar.

Bilinç ve bilinçaltı gibi soyut kavramlar halinde algılamaya çalıştığımız düşünce dünyamız aslında bir bütündür. Orada düşünceler güneşin aydınlığında görünmeyen yıldızlar gibidirler, ama daima vardırlar. Bilinçaltımız kendine gelen her tür düşünceyi iyi kötü ayırımı yapmaksızın kabul ettiği için hasta düşüncelere daima açıktır. O zaman giriş çıkışı iyi kontrol etmeli ve bilinç altımızı aklın bekçiliğine emanet etmeliyiz. İyilik ve güzellik gibi duyguların sağlayacağı bağışıklık sistemi, bilinçaltımızı her türlü hastalıktan koruyacaktır. Çünkü iyi düşüncelerde kötü düşüncelerde kendi kopyalarını bir anlamda kendi mutasyonlarını üretirlerken kendilerinden sonraki düşüncelerin kendilerine benzemelerini sağlayacaklardır.

Bilinçaltımız asla uyumaz, dinlenmez, ve her zaman iş başındadır. Varmak istediğimiz herhangi bir hedefi net bir biçimde bilinçaltımıza aktarırsak onun mucizeler yaratan gücünü görürüz.

Bir insan kendi düşüncelerini kontrol amacıyla kendi içine dönebildiği oranda kendini tanıyabilir ve bu yolda ilerlediği sürece de kendini bilmenin getirdiği iç huzuruna kavuşabilir. İç huzuru daima sakin bir kişilik ile dışa vurur.

Kimi yaşlıların yüzlerinde sevgi ve mutlulukla dolu olarak yaşanmış bir ömrün yumuşak ve sakin izleri vardır, kimi yaşlıda ise tutku ve acının keskinleştirdiği derin çizgiler. Hangimiz ikisi arasındaki farkı söyleyemez?

Hayal kurmak da zihnimizin önemli faaliyetlerinden biridir. Bu gün, hakikat haline gelmiş insanlığın büyük başarılarının da bir zaman önce sadece hayal ve birer düşünceden başka bir şey olmadığını fark edersek, hayal gücü ve aklın birleşiminden neler doğacağını anlarız. İşte o zaman hayal diyip geçtiğimiz bu zihnin işlevini kendimize ve insanlığa yararlı bir biçimde kullanabiliriz.

İnsanlık, hayal güçlerini akıllarının ve edindikleri deneyimlerin ışığında kullanan besteci heykeltraş, ressam, düşünür ve bilim insanlarını hiç bir zaman unutmayacaktır, çünkü yaşadığımız dünya onlar bir zamanlar hayal etmiş oldukları için daha güzeldir.

Geleceğe şekil verme hakkına, sadece ona inananlar sahiptir. Bu bir ütopya değildir! Vardır, gerçektir, ama onun taşı sadece inananların taşçı kalemleri ile yontulabilir.

http://www.historicalsense.com/Archive/Fener50.htm

akplar   07 Ekim 2008 14:16  

Düşünmeyi Öğrenmek.......

İlk zamanlar çırpınırsınız bunu yapmak için.Herkes sizden bu evrenin hızlıca olmasını ister.Beklentileri mi karşılamaktır ya da kendiniz için bir şeyler mi yaratmaktır amaç.Başlarda siz de bilmezsiniz cevabı.Kör bir kuyuya atılmak, sonra ordan kendi canınızla beraber başka canlara can katmak için o bulunmaz suyu çıkarmak istersiniz.Bilinenler, bildikleri, bilmedikleriniz yavaş yavaş damarlarınızdaki kanla kardeş akmaya başlar.Bilgelik yoluna bir adım atabilmek için içinizin olmadık yerlerine kıldan köprüler kurarsınız.Büyük bir heyecandır...Hırstır...Umuttur...Belki yaşamın amacıdır içinde bulunduğunuz hal.Korkmadan ilerlersiniz..Bilmek güzeldir çünkü...Yaşamın saati hırsız poliscilik oynarken bu kovalamacayla akıverir takvimler...Hayatına sizi alanlar, hayatınıza aldıklarınız ve hayatınızdan çıkardıklarınız ayak tırnağından saç teline kadar doldurur sizi...Sonra yaşamınızda restlerin hükümdarlığı başlar.Size katılanları kovarcasına çıkarmak istersiniz iç huzurunuzdan.Çünkü bunlar hayatınıza hayat katabileceği gibi sizi yokoluşa da götürürdü.
Olaki kendine sürekli ’Neden’ le başlayan sorular sorarak gün başlar.Daha daha soru sormak sorularınızı fasülyeden sayma eğilimi gösterir.Artık bir şey bilmek istemezsiniz içine yuvarlandığınız düşünceler çukurunda.Belki de hayatta ilk kez öğrenme isteğinizi kaybedersiniz.Anlarsınız ki..Kendi çölünüzde Mecnun olmadan ne Leyla’ ya dokunabilirsiniz..Ne de çölü incitebilirsiniz.Bi zaman geçer böyle.Sonra yeni ve başka düşünceleriyle başka nefesler çeler aklınızı...Önceleri soyutluktan bi haber görünen bu düşünceler sizi şevkatle sarar.Hiçbir şeyin canınızı acıtmadığını görünce siz de sarılırsınız ona dört elle.Kanınızı emecek düşmanın belki siz değil, hiç kimse farkında değildir.Çocukluğunuzdan beri umutla sarıldığınız o şey gerçekten size zarar vermeye başlamıştır artık...Hep büyüyüp onlar gibi olayım dediğin devlerin vardır...Ama şimdi bin pişmansındır çocukluğunu değiştiğin şu çok oyunculu tiyatro sahnesine.Artık öğrenmişsindir öğretilemk isteneni akıllı toplum tarafından.Sonsuz derinliğe geçişin bir tek toprak olduğunu düşünen sen çok acı bir sonla karşılaşırsın...DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMEK...Evet öğrenmek güzeldir..Ama düşünmeyi öğrenmek; ruha zarar, psikolojisi bozuk, sizi sizden çalan bir virüstür...
’’Bu sıtma hastalığına yakalanıp sonlanmanız ve katilinizin sadece bir sivrisinek olduğunu düşünmek’’ gibi bir şey....

http://www.edebiyatdefteri.com/index.asp?istek=tum_yazilar&k=detay&yazi_id=690

akplar   24 Eylül 2008 22:59  

BEYİN VE DÜŞÜNCE İLİŞKİSİ

Felsefeciler, sinirbilimciler ve konunun uzmanı olmayan kişiler bilincin/zihnin nasıl ortaya çıktığını uzun süreden beri merak ediyor. Beyin üzerine yapılan daha kapsamlı araştırmalar sonucunda yüzyıllardır akılları kurcalayan sorun çözülebilir.

Bir binyıl sona erdikten sonra yaşam bilimlerindeki yanıtlanması gereken sorular listesinin ilk sırasında şu sorunun geldiği görülüyor: Zihin (düşünce) dediğimiz bir dizi süreç, beyin adını verdiğimiz organın etkinliğiyle nasıl ortaya çıkıyor?

Aslında bu yeni bir soru değil. Yüzyıllar boyunca aynı soruya şu ya da bu şekilde farklı çözümler önerildi. Son zamanlarda bu soru hem uzmanların *bilişsel (cognitive) sinirbilimcilerin ve felsefecilerin- hem de zihnin, özellikle de "bilincin" kökenini merak eden başka kişilerin kafalarını kurcalıyor.

Bilinç, bugün üzerinde çok durulan bir mesele; çünkü genel anlamıyla biyoloji -özelde sinirbilim- yaşamın bir sürü sırrını gözle görülür başarıyla açığa çıkarıyor.

1990'larda -ki bu zaman dilimi "beynin on yılı" olarak adlandırılıyor- beyin ve zihin hakkında psikolojiyle sinirbilimin tüm geçmiş tarihi boyunca elde edilen bilgiden fazlası öğrenildi. Bilincin nörobiyolojik temelini aydınlatmaya yönelik verilen mücadele -buna beden-zihin probleminin başka bir türü de denilebilir- giderek güçleniyor.

Araştırmanın temel konusu "bilinç" olunca, zihni formüle etmeye çalışan kişide bu çaba yılgınlık yaratabiliyor. Bazı düşünürler, uzmanlar ve hatta amatörler sorunun yanıtlanabileceğine inanıyor. Başkaları ise yeni bilgi akışındaki inanılmaz artış sayesinde, kuram doğru ve kullanılan teknik etkin oldukça, bilimin saldırısına hiçbir problemin karşı koyamayacağı gibi baş döndüren bir hisse kapılıyorlar.

Ancak bu tartışmalar, bilincin/zihnin öğeleri olan görme ya da bellek gibi süreçleri beynin nasıl gerçekleştirdiğini açıklamaya yönelik karşılıklı fikirler öne sürülmedikçe anlamlı olamaz. Temel sorunlar ve karşı savlar.

Zihnin nasıl oluştuğuna yönelik sağlam bir açıklama belki de çok yakında yapılacak. Ancak "bilincin/ zihnin" biyolojik temelini araştıranları bekleyen önemli problemler var. İlk problem, beyin ile ondan türediğini düşündüğümüz "bilinç/zihin" arasındaki ilişkiyi kurarken hangi perspektiften bakılacağıyla ilgili.

Herhangi birinin bedeni ile beyni, başkaları tarafından gözlenebilir; oysa zihin ancak ona sahip olan kişi tarafından incelenebilir. Aynı beden ya da beyinle uğraşan farklı bireyler, o beyin ya da bedenle ilgili aynı gözlemi yapabilir; ancak karşılaştırma amacıyla, üçüncü bir şahsın herhangi bir kişinin zihnini doğrudan gözlem olanağı yoktur.

Beden ve onun bir parçası olan beyin dışa açıktır ve objektif olarak incelenebilir. Oysa zihin (düşünce) kişiye özeldir, gizlidir, içseldir ve öznel bir varlıktır. Öyleyse birinci-şahsa ait zihin ile üçüncü-şahsın bedeni arasındaki bağlantı nasıl ve hangi noktada kurulacak?

Kötümserler Ne Diyor?

Beyni incelemek için beyin taraması ve beyindeki nöronlar arasındaki elektriksel etkinliği ölçmek gibi çeşitli teknikler kullanılır. Ancak kötümserler, toplanan bir sürü verinin ancak zihin durumlarını deneştirmeye (korelasyona) yarayacağını, asıl zihin durumuna ilişkin ise bilgi veremeyeceğini düşünüyor. Onlara göre yaşayan madde üzerinde yapılan detaylı gözlemler bizi zihnin (düşüncenin) açıklamasına değil, ancak yaşayan maddenin detaylarına götürebilir.

Yaşayan maddenin, zihnin ayırtedici bir özelliği olan benlik bilincini (sense of self) -başka deyişle "zihnimdeki imgeler bana aittir ve benim perspektifimde oluşmuşlardır" düşüncesini- nasıl yarattığını açıklamak olanaksızdır. Bu sav -yanlış olmasına karşın- zihni açıklamaya çalışan birçok umut dolu araştırmacıyı sessiz bırakır.

Kötümserlere göre bilinç-zihin problemini çözmek o kadar güçtür ki, daha zihinsel süreçlerin, farklı beden durumlarıyla ya da dış dünyadaki nesnelerle ilgili neden içsel temsiller yarattığını açıklamak bile olanaksızdır (Felsefeciler zihnin bu temsil yeteneğine karşılık gelen "amaçlılık (intentionality)" gibi aklı karıştıran bir terim kullanır). Bu karşıt düşünce de yanlıştır.

Son karşıt düşünce ise şöyledir: Bilincin/zihnin nasıl ortaya çıktığını akılda tasarlamak için yalnızca incelenecek zihnin kendinden yararlanılabilir. Kendi üzerinde inceleme sürdürülen bir araç -zihin- ile araştırmayı sürdürmek hem problemin tanımını hem de çözüme yönelik yaklaşımı büsbütün karmaşık hale getirir. Bize şöyle söylenir: "Gözlemci ve gözlenen arasındaki bu çatışma nedeniyle, insan zekasının, beynin zihni nasıl oluşturduğunu tartışması mümkün değildir."

Böyle bir ikilem vardır, ancak bunun üstesinden gelinemeyecek olduğu görüşü kusurludur. Özetle, bilinç-zihin probleminin benzersiz oluşu ve bu probleme yaklaşımı karmaşık hale getiren zorluklar iki etki yaratır: Bunlar hem çözüme ulaşmaya kendini adayan araştırmacıları hayal kırıklığına uğratır, hem de çözümün bizim sınırlarımızın ötesinde olduğuna körü körüne bağlı kişileri haklı çıkarır.

Zorlukların Değerlendirilmesi

Beynin yaşayan maddesi üzerinde "zihnin tözünü" açıklamak için araştırma yapmanın olanaksızlığını düşünen kişiler, yaşayan maddeyle ilgili eldeki bilginin böyle bir son yargıya varmak için yeterli olduğunu varsayar. Ancak bu yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü nörobiyolojik olguları daha tam anlamıyla açıklayamadık.

Moleküler düzeyde nöronların ve sinir hücresi devrelerinin işlevleriyle ilgili bir sürü detayı aydınlattık. Ancak lokal bir beyin bölgesindeki sinir hücrelerinin (nöronların) grup halindeki davranışlarını henüz tam anlamıyla kavrayamadık. Farklı beyin bölgelerinden oluşan daha büyük ölçekli sistemleri de tam olarak aydınlatamadık.

Birbirinden ayrı beyin bölgeleri arasındaki etkileşimin, her bir bölgenin tek başına yaptıklarının toplamından daha karmaşık biyolojik durumlar yarattığı gerçeğini ise yeni yeni anlamaya başladık. Fiziğin biyolojik olaylarla ilgili açıklamaları da henüz eksik. Öyleyse "Bilinç-zihin problemi çözümsüzdür, çünkü beyni bütünüyle inceledik ve zihni bulamadık" savı gülünçtür.

Henüz zihnin ne nörobiyolojisini ne de onun fiziğini bütünüyle inceleyemedik. Sözgelimi, zihnin tanımı ve duyusal imgelerin zihinde nasıl kurulduğunu açıklamak için kuantum düzeyinde bir açıklama gerekebilir. Kuantum fiziğinin zihnin tasarlanmasında bir rolü olabileceği fikrini Oxford Üniversitesi'nden matematiksel fizikçi Roger Penrose ileri sürdü.

Kuantum düzeyindeki işlemler bizim bir zihne nasıl sahip olduğumuz konusunu açıklayabilir. Bilinç-zihin problemini bu kadar tuhaf karşılamamız çoğunlukla bilgi eksikliğinden kaynaklanır. Bu eksiklik hayal gücünü sınırlar ve olanaklıyı olanaksız gibi gösterir.

Bilim-kurgu yazarı Arthur C. Clark "Yeterince ileri bir teknoloji sihir gibidir" demiştir. Beynin "teknolojisi" onun "sihirli" olduğunu, en azından bilinemeyeceğini düşündürecek kadar karmaşıktır. Zihinsel durumlar (mental states) ile biyolojik/fiziksel olgular arasındaki derin uçurum iki farklı bilgi edinme yöntemi arasında eşitsizlikten kaynaklanıyor: Bir yanda yüzyıllar boyunca felsefenin yöntemleriyle (içe bakışla) sağlanan kapsamlı bir "zihin" kavrayışı, öbür yanda eksik sinirsel bilgiyi kullanarak biliş*yeteneğini araştıran bilim adamlarının (cognitive scientists) çabaları.

Ancak nörobiyolojinin bu uçurumu giderememesi için bir neden göremiyorum. Bu yüzden de, biyolojik süreçlerin aslında zihin süreçlerine karşılık geldiği konusunda ısrar ediyorum. Bence biyolojik süreçler ayrıntılarıyla anlaşılınca bunun doğru olduğu görülecek. Zihnin varlığını reddetmiyorum.

Biyolojiye ilişkin gerekli her şeyi öğrenince zihin kavramının yok olacağını da söylemiyorum. Yalnızca, eşsiz ve değerli, kişiye özgü zihnin de biyolojik olduğuna ve günün birinde kişisel zihnin (düşüncenin), hem zihinsel hem de biyolojik çerçevede tanımlanabileceğine inanıyorum.

Bir Diğer Sav

Zihnin kavranmasının olanaksız olduğuna ilişkin bir başka sav da, gözlemci ile gözlenen arasındaki çatışma nedeniyle insan zekasının kendi zihni üzerinde inceleme yapamaz olduğudur. Ne var ki zihnin de, beynin de bir basmakalıp olmadığını bilmek çok önemlidir: İkisi de farklı yapısal seviyelerden oluşur; en üstteki seviyeler diğer seviyelerin incelenmesine (gözlenmesine) olanak verecek araçlar sağlar.

Örneğin dil yeteneğimiz, zihnimize, bilgiyi mantık ilkeleriyle sınıflandırmayı ve kullanmayı bahşetmiştir. Bu da gözlemlerimizin doğru ya da yanlış olduğunu açıklamak konusunda bize yardımcı olur. İnsan doğasını bütünüyle açıklamak konusunda alçakgönüllü olmalıyız.

hamzatov   24 Eylül 2008 20:33  

Öykümüz ünlü Çin düşünürü Lao Tzu'nun zamanında geçer. Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış.

Efendim köyde bir yaşlı adam varmış. Çok fakir. Ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.

"Bu at, bir at değil benim için. Bir dost. İnsan dostunu satar mı?" dermiş hep.

Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış.

"Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler.

İhtiyar "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.

Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.

Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.

"Babalık" demişler. "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var."

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?."

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler.

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.

Köylüler gene gelmişler ihtiyara.

"Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler.

İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.

"Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış, etrafına anlattığında:

"Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

kaynak: http://www.ogretmenlerforumu.com

hamzatov   23 Eylül 2008 16:44  

Düşünceleriniz Pozitif Olsun...

Düşünceleriniz pozitif olsun, çünkü düşünceleriniz sözleriniz olur.
Sözleriniz pozitif olsun, çünkü sözleriniz davranışlarınız olur.
Davranışlarınız pozitif olsun, çünkü davranışlarınız alışkanlıklarınız olur.
Alışkanlıklarınız pozitif olsun, çünkü alışkanlıklarınız değerleriniz olur.
Değerleriniz pozitif olsun, çünkü değerleriniz kaderiniz olur.

Olumlu ol, iyilikler seni bulsun: Bir başka Kendini Doğrulayan Kehanet öyküsü daha... Araştırmalar
gösteriyor ki insanlar bir ağrının daha az şiddetli olmasını beklerlerse, ağrıyı daha az hissediyorlar.

Bu nedenle uzmanlar ağrıların psikoterapi ile tedavisi üzerine çalışıyorlar. Hayatta şanslı olduklarına
inananlar, aslında fırsatları kaçırmadıkları ve ısrarlı oldukları için, daha şanslılar. Olumsuz düşünmeye
eğilimliyiz Başarılı olacaklarını düşünerek çalışanların başarılı olma ihtimalleri daha yüksek.
Çalışırken, yaptıkları fedakarlıklara değil de işin iyi yönlerine odaklanıp, istekli olanlar ise ömürlerini
bile uzatabiliyorlar, hem de 10-12 yıl kadar.

İyi hissetmek sandığımızdan çok daha önemli. Umutlu olmak, gurur duymak, keyif almak, müteşekkir
olmak çaresizlik içinde olmayan bir kişinin davranışlarından. Ama bunlar sadece ''kişinin iyi olduğu''nu
gösteren işaretler değil. Aynı zamanda o iyiliği getiren, yaratan davranışlar. Olumlu duyguları
doğuranlar... Ama insanoğlu olumsuzu seçiyor. Ortalama bir insanın zihninden günde yaklaşık 60 bin
düşünce geçiyor. Bunların dörtte üçü, olumsuz ya da kaygılı.Uzmanlar, insanların negatif bir olaydan,
pozitif olana oranla daha fazla etkilendiğini söylüyorlar.

İş yaşamında aldığımız bir olumsuz geribildirim, bizi olumlu olanından daha çok düşündürüyor. Hiç
beklemediğiniz bir zamanda, bir yerden bin dolar kazandığınıza ne kadar sevineceğinizi düşünün. Bir
de, bin dolar kaybettiğinizi. Hangisinden daha çok etkilenirsinizŞ Yanıt: Kaybettiğinize.
Bunun açıklaması ise Evrim Teorisi''nin içinde gizli: Eğer insanoğlu olumsuz bir bilgiyi yok sayarsa, bu
canına mal olabilir. Diğer taraftan, olumlu bir bilgiyi görmezden gelmek en fazla pişmanlık getirir.

Kaç ya da savaş kararına iten, seçeneklerini kısıtlayan negatif duyguların tersine, pozitif duygular,
düşünme ve harekete geçme kapasitemizi arttırıyor. Bu nedenle, -aşırıya kaçmadan- ''optimist olmak'',
işyerlerinde, işe alım ve yükselmede kullanılan değerlendirmeler sırasında aranan ''takım oyuncusu
olmak'', ''stratejik düşünebilmek'' gibi yetkinliklerin arasında sayılmaya başlandı.

Güzeli görmek önemli

University of California''dan Dr. Lyubomirsky, 275 bin kişi üzerinde yapılan araştırmaların sonucunu
şöyle özetledi: Mutlu insanlar, olumlu duyguları yaşayan ve yaşatan kişiler, iş ve özel yaşamlarında
daha başarılılar.
Pozitif duygular onların yeni hedeflere daha hızlı yönelmelerini, kaynakları daha iyi görmelerini sağlıyor.
Kendilerine güveniyorlar ve daha enerjikler.
Çevrelerindeki insanlar da onları daha sosyal ve hoş olarak tanımlıyor. Yani pozitif bir tutum seçenler
aynı zamanda başkalarının algılamalarından da yarar sağlamaya başlıyorlar.

İnsanlar doğal olarak olumsuz düşünceye eğilimliyse, kendimizi ''kandırmaya çalışmak'' bilinçli bir
seçim olarak karşımıza çıkıyor. O halde Pollyannacılık oynamak, yani şanslı, başarılı olacağımıza ve
işimizi sevdiğimize inanmaya çalışmak gerekir.

Gerçekliği kaybetmeden, iyiyi ummak, işin güzel tarafını görmek önemli bir kişisel yönetim aracı çünkü.
Şirketlerde genellikle küçümsenen, gerek görülmeyen veya önem verilmeyen motivasyon aktivitelerini
de olumlu duyguları kurumlarda yeşerterek kurumun geleceğine yapılacak yatırım olarak görmek şart.

İdil Türkmenoğlu

Kaynak: http://kariyerim.milliyet.com.tr/

hamzatov   22 Eylül 2008 03:55  

kitabını kesinlikle okumanı tavsiye ediyorum (:

hamzatov   22 Eylül 2008 01:31  

peki mutlaka.......

akplar   22 Eylül 2008 01:48  

Peki bunu nasıl yapacağız?

Direktif ve onaylamalarla ,direktiflerimizin yerine gelmesi için ‘şimdi’ sözcüğünü kullanmalıyız. Eğer, arzularımızın, dileklerimizin, beklentilerimizin gerçekleşmesi için uzun zaman gerektiğini düşünürsek, bunu böylece programlamış oluruz. Oysa ki, zaman bizim yarattığımız bir kavramdır. Düşünceler ve bilinçaltı zamandan ve mekandan bağımsızdır.

Öyleyse arzularımızı ertelemeyelim. Yapmamız gereken bu ertelememe işlemi size olanaksız gözükebilir. Öncelikle düşüncelerimizden ‘olanaksız’ sözcüğünü çıkarmamız gerek. Amaçlarımızı belirlemek ve hedefe doğru ilerlemek bir sonraki aşamayı oluşturur.

Önce inanın
Kendiniz için ideal olan düşünsel imgeyi bulun. Bu imgeyi en ince ayrıntısına kadar hayalinizde canlandırın.
Arzuladığınız hedef için elbette çalışmak gerekir. Çaba göstermeden imgeleme çok işe yaramaz.
Düşüncelerinizi ve hedeflerinizi herkesle paylaşmayın. Belki sizi ilerlediğiniz yoldan geri çevirmek isteyenler çıkabilir.
Çabaladığınız yolda esnek olun,gerekirse planlarınızı değiştirin.
Hedefleriniz üzerine yoğunlaşın. Arzularınızı yazın, onlara olumlu enerji yükleyin. Olumlu onaylamalarla bunu destekleyin. O mutlaka sizin olacak, çünkü bunun için çalışıyorsunuz ve elde edeceğinize inanıyorsunuz. Hedefinize ulaşamayacağınızı bir an bile düşünmeyin. Siz bir avcısınız, hedefinizse avınız, avınızdan gözünüzü ayırmayın.
Gerekli Onaylamalara Birkaç Örnek
Kendimi olduğum gibi seviyor ve onaylıyorum.
Ben güzelim ve sevgiyi hakkediyorum.
Mutluyum ve başarıya hazırım.
Yetenekliyim, deneyimlerimi başka insanlarla paylaşıyorum.
Tüm çevremle uyum ve denge içindeyim.
Hayatta emin adımlarla ilerliyorum.
Doğru zamanda ve doğru yerdeyim.
Yaşamla bütünleştim,bolluk ve huzur içindeyim.
Tüm düşlerim birbiri ardına gerçekleşiyor.
Zengin olmaya ve bolluk içinde yaşamaya hazırım.
Sağlıklıyım.
Geçmişimi sevgiyle affediyorum.
Hayatla derin bir uyum içindeyim

akplar   22 Eylül 2008 01:26  

hehe :)

hamzatov   22 Eylül 2008 02:49  

Kendini Yönetmenin Yöntemi
Her şey ‘bir’ dir. Bu tümceden hareketle, diyebiliriz ki,düşünce ve madde birdir.

Çünkü, her şey görünen ve görünmeyen enerjiden oluşur. Öyleyse içsel ve dışsal görüntü de aynı olacaktır.

Düşüncelerimizi yönetmeliyiz. Onları başıboş bırakırsak, geminden kurtulmuş atlar gibi boşanırlar ve içinde bulunduğumuz arabayı uçuruma sürüklerler. Bir başka deyişle, kendimizi yönetmeyi yaşam tarzı olarak benimsemeliyiz. Yaşadıklarımızı değiştirerek, istediklerimizi yaşayacak güce sahibiz. Bu güç düşünceleri yönetmekten geçer.

akplar   22 Eylül 2008 01:23  


kişinin karakter yapısına bağlı olduğunu düşünüyorum. herkes çok duygusal ya da çok duygusuz diye ayırt edilemez ancak kişinin zeka türü kendi kendini yönetmede faktör olacağını düşünüyorum. mantıkla mı, duyguyla mı? çıkış noktası önemli..

hamzatov   22 Eylül 2008 01:53  

Huzur ve sağlık mı istiyorsunuz?

Önce gevşeyin. Gergin yatarsanız, gergin uyursunuz. Sanki kol saatinizi çıkarıyormuş gibi tüm sıkıntılı düşüncelerinizi, gün içinde yaşadığınız olumsuz durumları, çıkarıp bir kenara koyun. Şimdi kendinize zaman ayırmanın vakti geldi. Şımartın kendinizi,siz çok değerlisiniz. Rahatlama zihinsel dengeyle başlar. Dengeli insan sağlıklıdır. Dengeli insanın yaşamla uyuşmazlığı yoktur. İçsel denge bir başkası tarafından sağlanacak bir şey değildir. O sizin içinizde zaten. Gün boyunca kendi kendinize, fırsat buldukça ‘Huzurluyum’, ‘Sağlıklıyım’, ‘Mutluyum’ demek dengeyi kurmanıza yardımcı olacaktır. Dengeli bir gün, dengeli bir geceyi ardından getirecek, denge ve huzur sizi sağlıklı yapacak…Düşüncelerimize göre yaşadığımızı unutmayalım…

akplar   22 Eylül 2008 01:21  

teşekkürler

hamzatov   22 Eylül 2008 01:42  



Bir türlü aşkı yakalayamadım, bütün terslikler beni buluyor diyorsanız, Quantum Düşünce Tekniğiyle hem aşkı keşfetmek hem de hayatınızı renklendirmek elinizde. Aşkın ve mutluluğun sırrının Einstein'in Quantum Teorisinde gizli olduğunu biliyor muydunuz? Einstein bu teoriyi bulduğunda aslında gerçek mutluluğun formülünü çözdüğünü düşünmemişti sanırız. Oysa tüm dünyada Quantum Teorisi artık beyin gücümüzü ve benliğimizi keşfetmek amacıyla kullanılıyor. Latince "Quanta", yani "kaç" sözcüğünden gelen Quantum, atomların sıçrayışı ve bir yerden bir yere kaçışını ifade ediyor. Atomların hareketlerini incelerken, belli bir noktadan sonra hareket ve kütlelerinin neye göre değişiklik gösterdiğini çözümleyemeyen bilim adamları, beyindeki hareketliliğin yani düşüncelerin de kendi gönderdiğimiz enerjiye göre oluştuğunu görüyor. Yani beynimiz, Quantum alanına gönderdiğimiz enerjiye göre yeni ve farklı düşünceler üretiyor. İçimize kapanıp negatif enerjiyle yüklendiğimiz zaman beynimiz kısırdöngüler ve tekrar eden düşünceler üretmekten öteye gidemiyor.

Beynimizde oluşan Quantum sıçraması daha önceki düşüncelerimizin dışına çıkıp yeni bir şey oluşturmamızı sağlıyor. Siz "Benim kimliğim ve kişiliğim bu,ben bunların dışına çıkamam" dediğiniz sürece, gerçek mutluluğu da maalesef bulamıyorsunuz. "Ben artık değiştim" diyebilmek bu noktada önem arz ediyor olmalı. Quantum Düşünce Tekniği üzerine bir kitap yazan ve bu konuda seminerler düzenleyen Şanal Günseli, Türkiye'de bu tekniğin uygulayıcılarından. Sevmenin, insan yaratıcılığını ve mutluluğunu en üst düzeye ulaştırdığını söyleyen Günseli, "Biz insanlara önce kendilerini, sonra da tüm evreni sevmelerini öğretiyoruz. Bunun yollarını gösteriyoruz, ama bunu uygulayıp uygulamamak sizin elinizde"diyor. Aşık olduğunda insanın beyninin maksimum yaratıcılığa ulaştığını belirten Günseli, istediğiniz her şeyi kendi düşünce gücünüzle gerçekleştirebileceğinizi söylüyor. Kendimizi hayata açtığımız sürece etrafımızdaki tüm pozitif enerjileri çekiyor ve yenileniyoruz.

Aşk da aynen hayatı yaşamak gibi. Kendinizi karşınızdakine açar ve tümüyle sunarsanız, yepyeni ama çok daha güzel bir benlik oluşturabiliyorsunuz. Belki bu benliği oluştururken pek bir parçalanıp, dağıldığımız doğru ama bu sonunda bize çok daha güçlü bir benlik kazandırıyor. Şanal Günseli Kızılderililerin bir atasözünü hatırlatıyor."İki şey gizlenemez; duman ve aşk".

Günseli, "İki insanın birbirine aşık olduğunu hemen anlarsınız. Çünkü farkında olmadan yaydıkları bir çekim enerjisi vardır. İnsanların bedensel varlığı dışında,bir de kuantumsal enerji varlığı vardır. Eğer gözümüz Ultra-V ışınlarını görebiliyor olsaydı,biz de o iki insan arasında gidip gelen ışınların farkına varırdık. Zaten o çekim enerjisiyle mutlaka yan yana gelmek ya da iletişime geçmek isterler." Aşık olduğumuzda maksimum seviyeye ulaşan kuantumsal enerji, gözlerin parlamasına,başımızın ve bedenimizin daha dik durmasına neden oluyor. Beyin olumlu bir enerjiyle harekete geçtiğinde gözler ışık saçarken, vücudumuz da içine kapanmak yerine, kendini dışa doğru açma eğilimi gösteriyor.
Kısaca önce kalbimiz, sonra da beynimiz...

Biz onları hayata açtığımız sürece aşk da, mutluluk da, başarı da bize kapılarını açıyor.

kaynak:http://sufizmveinsan.com

hamzatov   21 Eylül 2008 16:22  

akplar   21 Eylül 2008 03:05  

secret kitabını okumuştum. bahsettiklerin o kitapta da vardı.

hamzatov   21 Eylül 2008 03:09  

Evet olabilir ki zaten bu bahsettiklerim herkesin aslında tanıdık olduğu şeyler.......

akplar   21 Eylül 2008 03:17  

Etki – tepki yasasına göre evrene ne gönderirseniz bu size geri yansıyacaktır.........

‘Ne ekerseniz onu biçersiniz.’.......

Kısacası, yaşamda, en derin biçimde inandığımız, sıklıkla düşündüğümüz ve beklediğimiz, hayalimizde canlandırdığımız şeyleri tıpkı bir mıknatıs gibi çekeriz. Eğer düşüncelerimiz olumsuz, duygularımız güvensiz, korku ve endişe doluysa, olmasından korktuğumuz durumları, karşılaşmaktan kaçındığımız kişileri kendimize çekeriz. Ne var ki, eğer temelde yaklaşımlarımız olumluysa, beklentilerimiz ve düşüncelerimiz mutluluk ve ışıkla doluysa, düşlerimiz, hayallerimiz pozitifse, karşılaştığımız olaylar, durumlar ve kişiler bize mutluluk vereceklerdir. Demek ki, kurduğumuz düşlere, bizleri yöneten düşüncelere yüklediğimiz pozitif veya negatif enerji, aynı biçimde geri dönecektir.

akplar   21 Eylül 2008 02:59  

Düşüncenin Gücü İle İstediğimiz Şeylere Sahip Olabiliriz.......

Düşünce çok etkili bir güçtür. Eğer kişiler her günkü düşünce kalıplarını kontrol etmek için çaba harcamazlarsa yaşamlarında olumsuz birçok olay yaşayabilirler. Kişiler negatif düşünce stillerini değiştirerek bilinçaltlarına pozitif düşünce tohumlarını ektiklerinde yaşamlarında olumlu yönde çok büyük değişiklikler olmaktadır.

İnsanlar düşünerek inandıkları, imgeledikleri ve olacağına kesin gözüyle baktıkları şeyleri mutlaka yaşarlar. Düşünce yaşamımızı yöneten farkında olmadığımız en önemli unsurdur. Düşünce hızlı ve kolayca değişebilen,hafif ve ince bir enerji biçimidir. Enerjiler, kendilerine benzer nitelik ve titreşime sahip enerjileri çekme eğilimindedirler. Bu nedenle düşünce ve duygular da benzer yapıdaki enerjileri kendilerine çekerler. Sıklıkla ‘Düşündüğüm, korktuğum başıma geldi’ deriz veya az önce düşündüğümüz kişi bizi telefonla arar.

Bir şeyi önce düşünce şeklinde yaratırız. Fikir bir proje gibi zihnimizde programlanıp, yaratılır. Bir düşünceyi alıp onu zihinde tutmak da bir enerjidir ve bu enerji, bu düşünce modelini kendine çekerek, onu maddi düzlemde yaratmaya çalışacaktır. Örneğin her an hasta olacağınızı düşünürseniz mutlaka sonunda hasta olursunuz. Eğer kendinizi beğenir ve güzel olduğunuzu düşünürseniz bir süre sonra gerçekten de güzelleşirsiniz.

akplar   21 Eylül 2008 02:54  

Bir zamanlar üç bilge bir araya gelip dünyanın en kısa anayasasını yazmaya koyuldular. İnsanın hareketlerine ve davranışlarına hükmeden kanunu gösterebilen kişi, dünyanın en bilge kişisi seçilecekti.
'Allah suçluları cezalandırır' diye teklif etti bilgelerden birisi. Tek cümleydi; kısa ve özdü. Fakat diğerleri bunun bir kanun değil bir tehdit olduğunu söyleyerek itiraz ettiler. Birinci bilgenin bu teklifi kabul edilmedi.

'Allah sevgidir' dedi ikinci bilge. Ama bu teklif de kabul görmedi, çünkü insanın görevlerini tam anlamıyla açıklamıyordu. Sonra üçüncü bilge tane tane şu teklifte bulundu:

'Kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi, başkalarına yapmayın.' Ve ilave etti: 'Kanun budur; gerisi sadece yoruma kalmıştır.'

Diğer bilgeler de bu teklifi kabul ettiler. O bilge de zamanının en bilge kişisi seçildi.

kaynak:http://www.gencgelisim.com/v2/content/view/81/2/

hamzatov   20 Eylül 2008 16:15  

Düşüncenin Doğası

Düşünce, bilinçlilik alanındaki sakinliğin gerisinde akan şeydir. Düşünce bizim duygu ya da his diye adlandırdığımız şekle bürünebilir, fikir veya kavram formunu alabilir, yazı şeklinde veya sembolik olabilir. Düşüncenin geçmiş ve gelecek yaratma yeteneği vardır.

Düşünce nesne ve özne olmadan şekillenemez. Düşünce zaman olmadan şekillenemez. Düşünce hiçbir şeyi doğrudan deneyimleyemez. Düşünce kendisinin farkında olamaz.

Düşünce gerçekliktir. Düşünce olmadan gerçeklik yoktur. Bu düşün-gerçeklik, gerçek değildir ve doğasında şeylik veya madde yoktur.

Bölünmemiş olan yalnız düşünce ile bölünmüş görünür. Düşünce, şuna ya da buna ayırır.

Düşünce birlik taşıyamaz çünkü her zaman düşüncenin dışında olan vardır. Birlik düşünceyi kapsar çünkü birlik her şeyi kapsar.

Düşünce, bir düşüneni imler. Bir düşünenin düşüncesi olur. Düşünceler gözlemlenebilir. Düşünen ancak düşünce olarak gözlemlenebilir.

Düşünce, daraltır ve sınırlar. Bilinçlilik sınırsızdır. Düşüncenin bilinçliliğe gereksinimi var.

kaynak: http://www.6dtr.com/1.php?dosya=DUSUNME/Sozler

hamzatov   20 Eylül 2008 01:16  

Bilgelik yolu rss kaynağı

düşünceleriniz

DAN EDEN: Kişiliğimiz; sol ve sağ beyin etkileşimi sonucu, veya bazı durumlarda, etkileşmemesi sonucu olarak düşünülebilir.

İki kısmı kapsayan imajlar bizim iki kişiliğimizi de meydana çıkarır.

Tamam, terimi ben uydurdum, fakat o pek çok insanın hatırlamadığı son derece ilginç bir fenomeni tasvir etmek için çok uygun—her birimiz gerçekten de iki insanız. Hayır, geleneksel manadaki ben’e sahip olmayı kasdetmiyorum, veya iyi ve kötü tarafı da kasdetmiyorum. Herbirimizin birer şizofren olduğunu da kasdetmiyorum.

Gerçekten de aynı bedene bağlı, düşünen iki varlık olduğumuzu kasdediyorum.

Reklamların söylediği gibi: ‘’Bekleyin! Daha fazlası var!’’

- Bu macerayı takip edin. Hiçbirinizi hayal kırıklığına uğratmayacağım!

On yıl kadar önce, bir üniversite profesörünün öğrencilerinin resimlerini çekip, soldan sağa çevrilen kopyalarını yaptığı, ve daha sonra onları yarılarından dikey olarak kestiği bir alıştırma gördüm. İmajları, yüzlerin iki benzer tarafını da kullanarak yeniden monte etti.

Bunu yapmanın çabuk yolu, iyi bir ön yüz görüntüsü gösteren bir fotoğrafı, küçük bir aynaya dikey olarak yerleştirmek. Aynaya baktığınız zaman her iki taraftaki yansımanızdan bütün bir yüz oluşturabilirsiniz.

Karma resimler komikti. Bu resimlerde kişiler kolayca hatırlanmasına rağmen; kızgınlık, şüphe, veya mutluluk gibi abartılı duyguların yüz ifadeleri ifade edildi—ve zaman zaman da tamamıyla boş bir bakış. Bundan daha ilginci, aynı yüzün iki tarafının da zaman zaman birbirinden farklı olmasının gözlemiydi.Neden?

Bu alıştırma, az çoğunluktaki insan simetrik bir yüze sahipken, pek çoğumuzun simetrik bir yüze sahip olmamasının fikrini ileri sürmektedir.

Ayrıca yüzümüzün her iki tarafının da aynı anda değişik duyguları ifade edebileceğinin olasılığı da yükselmiştir! Yüz ifadeleri ve insan beyni çalışmasıyla ilgili daha sonra yapılan araştırmalar, yüz ifadelerindeki bu sol ve sağ farkını yalnızca anlatmakla kalmayıp, ‘’diğer kişiliğimizi’’ de anlamamıza yardım eden ilginç bir teoriyi ileri sürmüşlerdir.

Önce, biraz bilim

Biz bunu hafif ve karmaşık tutacağız. Beynimiz, diğer anatomimiz gibi, iki yarıdan oluşmuştur; sol beyin ve sağ beyin.

Aslında, beynimizde önden arkaya giden büyük bir kıvrım vardır, onu iki farklı ve ayrı kısma bölen.

Yani, neredeyse ayrı. Her beynin temelinde, her iki kısım da birbirine kalın sinir ağıyla bağlantılıdır.

Bu iki dev işlemci arasındaki bu tek bağlantı, corpus collosum olarak adlandırılmıştır.Bunu; inanılmaz hızlı ve gayet kuvvetli olarak çalışan, aynı girdiden farklı programlar çalıştıran iki bilgisayarmış gibi düşünün.

Vücudumuzun sol tarafı, beynimizin sağ tarafına ‘’telle’’ bağlıdır, ve aynı şekilde de bunun tam tersi.

Doğa bu karşılıklı çaprazlamayı hangi sebeple yapmış olursa olsun; bunu, beynimizin ters tarafındaki duyumsal verinin çoğunluğunu işlemden geçirten gözlerimize bile uygulamaktadır.

Nobel Ödüllü (1981) Roger Sperry’e bu katkısından ötürü teşekkür edebiliriz. Sperry, bazılarının ‘’bölünmüş-beyin’’ olarak adlandırdıkları deneyleri yürütmüştür. Nasıl gittiğini anlatayım: Kontrol edilemeyen nöbetlerinden ıstırap çeken bir hasta, ameliyatla beyninin o bölgesini aldırdı.

Kısa devre doku buzukluğundan şüphenilen bu bölge, corpus collosum bölgesiydi.

Ameliyatını takiben, Sperry’nin hastası tamamen normal gözüktü— yani neredeyse. Hastanın diğer yarısından izole olduğu diğer ‘’yarısı’’ na bir dizi test yapıldı. Öbür taraf bilmeden, farklı görsel ve dokunsal bilgi, öylece hastanın sol veya sağ tarafına sunulabildi. Sonuçlar hayret uyandırıcıydı.

Hastanın beyninin haberleşme bağı zorlaşan her iki tarafı da birbirinden bağımsız işlev görüyordu. Bu onun yürüme, konuşma ve yemek yeme kabiliyetini engellemese bile; her iki tarafın birbirinden bağımsız olarak incelendiği yüksek beyin fonksiyonlarında bazı beklenmedik bulgulara rastlanıldı.

Sağ el ve göz bir objeyi adlandırabiliyordu; kurşun kalem gibi, fakat hasta ne için kullanıldığını bilmiyordu. Sol eline ve gözüne gösterildiğinde; hasta ne için kullanıldığını açıklayabildi, fakat adlandıramadı.

İleriki çalışmalar, düşüncenin çeşitli fonksiyonlarının fiziksel olarak ayrıldığına ve insan beyninin sol veya sağ tarafındaki o belirli bölgeye yerleştiğini gösterdi. Bu fonksiyonel harita bizim için tahmini olarak yüzde 70 ile 95 arası tutarlıdır.

‘’Ana tema meydana çıktı... Düşüncenin, sol ve sağ yarıkürelerde sözel ve sözel olmayan ayrı ayrı olarak temsil edilmiş iki mod olduğu gözükmekte, ve bizim eğitim sistemimiz, genel olarak bilim de dahil, bu sözel olmayan akıl formuna aldırmama eğiliminde. Bundan şunu çıkarabiliriz ki, modern toplum, sağ yarıküre karşısında ayrımcılık yapmaktadır.’’ - Roger Sperry (1973)

Harita tamamlandıktan sonra, araştırmacılarca, beynin her iki yanının da, dünyayı hem yorumlayan hem de ona reaksiyon gösteren bir karakteristiğe sahip olduğu açığa çıkmıştır.


SOL BEYİN FONKSİYONLARI

1. mantık kullanır
2. alışır
3. kural uygular
4. kelimeler ve dil
5. şimdi ve gelecek
6. bilim
7. bilmeyi idrak edebilir
8. düzeni/algılama modelini onaylar
9. obje ismini bilir
10. realite temelli stratejileri kurar
11. pratikseldir
12. güvenlidir

SAĞ BEYİN FONKSİYONLARI

1. ‘’büyük resmi’’ hissetmeyi kullanır
2. yönlüdür
3. hayalgücü kuralları
4. semboller ve imajlar
5. şimdi ve gelecek
6. filozofi ve din
7. onu elde edebilirim, yapabilirim
8. inanır
9. takdir eder
10. uzayla ilgili algılama
11. obje fonksiyonunu bilir
12. hayal gücü temeline dayanan şimdiki zaman
13. olasılıklar
14. atılgan, aceleci
15. risk alma

Kişiliğimiz; bu sol ve sağ beyin etkileşimi sonucu, veya, bazı durumlarda, etkileşmemesi sonucu olarak düşünülebilir.

Analitiksel ve düzenli olan insanlar basitçe ‘’Sol beyin’’ tipleri olarak tanımlanırlar. Buna benzer olarak; artistik, tahmin edilemeyen ve yaratıcı olan ‘’Sağ beyin’’ tiplerini de kesinlikle biliriz.

Fakat her birimiz çeşitli günlük fonksiyonlar için; yaş, eğitim ve hayat deneyimleri gibi şeylere bağlı olarak, beynimizin belirli taraflarını kullanırız.

Hangi durum için hangi beynin kontrolde olduğunun seçimi; kişiliklerimize ve karakterlerimize göre yavaş yavaş karar verilen bir şeydir.

Deneyler, pek çok çocuğun (sağ beyin) okula gitmeden önce yüksek derecede yaratıcı olduğunu göstermiştir.

Çünkü eğitim sistemimiz matematik, mantık ve dil gibi olan sol beyin yeteneklerine; resim çizme veya hayal gücünü kullanmaktan daha fazla değer vermektedir; aynı çocukların yalnızca yüzde on’u 7 yaşındayken yüksek derecede yaratıcı olurlar.

Yetişkin olduğumuzda, yüksek yaratıcılık, nüfusun sadece yüzde 2’sinde kalacaktır.

Beyin ve Zeka

Beyin büyüklüğüyle zekasal kabiliyet arasında bilinen bir korelasyon vardır.

Homo Erectus, uzak atamız, 1200 cc büyüklüğünde bir beyine sahipti. Modern Homo Sapiens ortalama 1400 cc büyüklüğünde beyine sahipti. Tuhaf bir şekilde, insan olma gelişimini tamamlamayan Neanderthal insanların beyin büyüklüğü zaten 1500 cc’ydi—modern insandan daha büyüktü. Öyleyse açıkça, beynin ne kadar büyük olduğuyla, beynin yapılandırması arasında bir bağ yoktu. Bu daha sonra dahilerin beyninin büyüklüğünün 1000 cc kadar küçük, 2000 cc kadar da büyük olabilmesiyle kanıtlandı.

Beyin büyüklüğünü arttırmak insan gelişimi için riskli bir çabaydı. Beyin, dengeli bir derece, yüksek protein ve enerji temini talep eder. Aldığımız kalorinin bir çeyreği, beynimizin enerji harcamaları için kullanılmaktadır.

Beyinlerin Savaşı

İki beyin dünyayı geniş farklı yönlerden görmekle kalmazlar; şu anki toplumumuzda da, sol taraf sağ tarafın aldığını ‘’almamaktadır’’.

Kafatasındaki ince bir tabaka halinde olan ikizinden bilincine gelen önemli şeyleri bertaraf etme eğilimindedir. Bazen iki taraf birbirine katılmayabilirler, bu da sağ beynin itirazlarıyla algılamamızda duygusal kargaşaya yolaçar.

Bilinçli olan zihnimiz bir beyinden gelen veriye bir anda odaklanabilir. Bir taraftan diğer bir tarafa çok çabuk bir şekilde atlayabiliriz (corpus collosum bağlantımızla) fakat bu hareket etmek ve sonunda da bir beyinden diğer bir beyine en son otoritenin girilmesine yetki vermek için her zaman en verimli yol değildir.

Modern dünyamızda, bu savaş neredeyse her zaman sol beyin tarafından kazanılmaktadır.

Görünen o ki, çoğu insan birbirini yöneten bu iki beden arasındaki uzlaşmadan ötürü maksimum potansiyellerine hiçbir zaman erişemeyeceklerdir.

Bazen sağ beynin daha iyi yapabildiği yetenekler rutin olarak daha az bir yetenekle sol beyin tarafından idare edilmiştir. İdeal olarak, insanlardaki her iki beyin de en uygun zihinsel kabiliyetle beraber çalışır. Bu koordinasyon kabiliyeti üstün zihinsel kabiliyetlere anahtar olabilir.

Bununla beraber, pek çok insanda, sol beyin, mantık seçimi, muhakeme etme ve hayal gücü ötesi detaylarında, kutsal düşünme ve sanatsal yetenekte kontrolü ele alır.

Metodlar; sol beyini kapatmak, ve sağ tarafın ne söylediğine izin vermek için geliştirilmiştir.

Yaratıcı yazma kursları sık sık bu metodu, ‘’yazarın bloknotuyla’’ mücadele etmek için kullanırlar.

Mantıklı sol taraf, girdinin eksikliğinden kolayca sıkılır ve meditasyon gibi aktivitelerde (mantrayı veya kelimeyi tekrar ederken) veya duyusal yoksunluk ortamında ‘’uyku uyuma’’ eğiliminde olur.

Böylece sağ beyin ‘’gizlice’’ blincimize girip, zihinlerimizi duygusal ve görsel kısa hikayeler ve serbestçe ilişkilendirilmiş imajlarla doldurur. Bu çok çabuk olmasına rağmen; sol beyin, Spock’a benzer mantık hakimiyetini iddia ederek ve sağ beynin rüyalardaki ifadeleri bulmada tatmin olması üzerine kendini teyit edecek ve mantıksız olan bu imajlardan vazgeçecektir.

İki kısmı içeren imajlar

Yüz ifadeleri iletişimin en eski şekillerindendir. Yerküre etrafında bütün devirlerde ve kültürlerde yapılmış olan deneyler; bazı basit duygusal yüz ifadelerinin bir evrensel anlaşma olduğunu gözler önüne sermişlerdir.

Yüz ifadeleri, beynin kontrol etmesine göre olan deri ve kas çekilmesi veya bunların esnek olmasından başka bir şey değildir.

Yüz sinirlerimiz, yüzümüzü etkin bir şekilde, herbiri beynin zıt kısmı tarafından kontrol edilmiş iki ayrı kısma bölerler.

Kaynak: www.okyanusum.com

hamzatov   02 Ekim 2008 20:01  

Düşünce tasvirleri

topluluk fotoğrafları
  1. mini
  2. mini
  3. mini
  4. mini
  5. mini
  6. mini
  7. mini

 

son cevherler

topluluğa son katılanlar

  1. klo
  2. casua26
  3. kuyrugunun pesindeki
  4. mstfkml
  5. kolajor
  6. traxes
  7. obsesif kompulsif
  8. nsnmz
  9. yirmibirnoktaiki
  10. imposibbleimposibble
  11. tuvalrone
  12. torniston
  13. kornokta
  14. lady of weakers
  15. SuuRsuzTosBa
  16. ikarus19

tümü »
rapor et bu topluluğun kural dışı olduğunu düşünüyorsanız, yandaki ikona tıklayıp rapor edebilirsiniz.

pilli projeleri: pilli.com: kollektif bağımsız içerik | sosyomat.com: arkadaşını etiketle | put.io: online cloud storage